Türkiye o ülkeye büyükelçilik açıyor
Deprem!
Hızla yükseliyor
Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

KUTSAL EMANETLER VE KUTSAL TOPRAKLAR

Vehbi Yahşi
29.12.2017 / 00:00


1.Dünya savaşı yıllarında İngilizlere karşı Medine’yi müdafaa eden Fahrettin paşanın Mondros mütarekesinden sonra Medine’yi İngiliz mandasına terk etmek mecburiyetinde kalmasından önce kutsal emanetleri, İngilizlerin eline geçmemesi için İstanbul’a göndermesini, BAE dışişleri bakanının hırsızlık olarak yorumlaması cehaletin ve Türk milletine yapılan haksızlığın bir ifadesidir.

Şöyle ki; o tarih itibarı ile Medine 400 yıldır bizim topraklarımızdı ve elimizden çıkmadan önce de her türlü tasarrufu yapmak en tabii hakkımızdı. Bu sebeple Medine’yi teslim etmeden önce kutsal emanetlerin İngilizlerin eline geçmemesi için İstanbul’a göndermemizden daha doğru ne olabilirdi. Üstelikte hem Müslüman bir ülke olmamız hem de o tarih itibarı ile halifeliğin bizde olması sebebi ile kutsal emanetlerin korunması elbette ki bizim görevimizdi. Ayrıca İstanbul’a gönderdiğimiz Kutsal emanetlerin çoğu 400 yıl içerisinde İstanbul’dan Medine’ye gönderilen hediyelerdi yani çoğu yine bizim gönderdiklerimizdi. Bu durumda hırsızlık bunun neresinde anlamak mümkün değil. Bilakis BAE dışişleri bakanının bir Müslüman olarak, kutsal emanetleri bir gayri Müslim ülkenin tasarrufu altına girmekten kurtardığımız için Türk milletine teşekkür etmesi gerekirken hırsızlıkla itham etmesi insafa ve izana sığar bir iş değildir.

Aslında yapacağımız başka şeyler de vardı ama yapamadık. Şöyle ki; Halifelik Hz. Ebubekirden 1918 e kadar, kutsal beldeler olan Mekke, Medine ve Kudüs’ü egemenliği altına alan Müslüman bir devletin üstlendiği görev ve makamdı. Halifelik, Yavuz Sultan Selim zamanında bu sebeple bize geçmişti. O halde buna göre, kutsal beldelerin egemenliğini kaybeden halifenin halifeliği de düşer. Zaten Yavuzdan önce halifelik hep bu nedenle el değiştirmişti. Bu sebeple önce Kudüs sonrada Mekke ve Medine elimizden çıkınca halifelik aslında bizden düşmüş oldu. Bu sebeple Mondros mütarekesi ile kutsal beldeleri kaybedince padişah Vahdettin’in o andan itibaren halifelik unvanını kullanmaması ve kendisinden düştüğünü ilan etmesi gerekirdi. Eğer bunu yapabilseydi, Halifeliğe son verenin Kutsal beldeleri işgal etmeleri sebebi ile İngilizler olduğunu İslam Dünyasına ilan etmiş olurdu ki bunun sonucunda da İngilizler, Dünya Müslümanlarını ihtimaldir ki karşılarına almayı göze alamayacak ve en azından Kudüs olmasa da Mekke ve Medine’nin içinde yer alacağı tüm Müslümanlara ait özerk bir bölgenin ilan edilmesi mümkün olabilecekti. Başına da İslam Dünyasınca yeni seçilecek bir halife getirilerek Vatikan modeli Müslümanların dinen bağlı olduğu bir merkez belki de oluşabilecekti.

TBMM de Vahdetinin yerine önce Abdülmecidi halife seçmek, daha sonra da halifeliği kaldırmak yerine, Mondros mütarekesi ile kutsal beldeler elimizden çıktığı için halifeliğin bizden düştüğünü ilan etseydi, düşmüş bir makama yeniden seçim yapılması ve sonrada kaldırılması söz konusu olamayacağından ne yeniden halife seçmeye nede sonradan halifeliği kaldırmaya gerek kalmayacaktı. Hem de sanki hala kutsal beldeleri egemenliği altında bulunduran ve İslam Dünyasında fonksiyonları hala devam eden, yani sanki gerçekten var olan halifeliğe son vermiş gibi İslam dünyasının gözünde yer almayacaktık. En önemlisi de Halifeliğin ortadan kalkmasının asıl sebebinin, kutsal beldelerin, gayri Müslimlerin yani İngilizlerin mandası altına girmesi olduğunu İslam dünyasına ilan etmiş olacaktık ki bu durum belki de İslam dünyasında şok etkisi yapacak, kutsal beldelere sahip olma adına gerekli tepki ve direnişe sebep olacaktı.

Bunlar olamayınca, 1930’lu yıllara gelindiğinde, Mekke ve Medine tüm Müslümanların değil sadece bir hanedanın ve onun mezhebi tasarrufu altına girmiş oldu. Kudüs de Yahudilerin işgaline hazır hale geldi.

Etiketler:
Bu yazi toplam 1307 defa okundu
Yazarın Diğer Yazıları
YAZARLAR